31/8/2007 - Türbe
İbn Arabi Hazretlerinin Türbesi / Şam (Ibn Arabi's Tomb / Damascus)
|
|
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
9/2/2006 - Gezgin

Sadık Yalsızuçanlar'ın kaleme aldığı Gezgin isimli roman "Şeyh-i Ekber hazretlerinin manevi hayatını konu ediniyor".
[Gezgin,] Şeyhin görüntüsüne bakarak, ‘sizi’ dedi, ‘ilk kez gördüğümde dergâhta müritlerinizle birlikte oturuyordunuz. Bana, ‘sana daha önce açmış olduğum bir meseleyi açalım’ demiş ve beni işaret etmiştiniz. Benim ilk defterimdeki şu sözüme daima hayret ettiğinizi söylemiştiniz, ‘hiç varolmamış olan ortadan kalkıp daima varolmakta olan kalıncaya değin... Bununla ne demek istediniz?’ diye sormuştunuz. Ben susmuştum. Orada bulunan dostlarımdan birinin cevaplamasını beklemiştim. Ama kimseden ses çıkmamıştı. Bunun üzerine bana yönelmişti bakışlarınız. Cevabını bilmeme rağmen konuşmaktan çekinmiştim, siz de bunu anlamış, üstelememiştiniz. Şimdi de size cevap veremeyeceğim, bu, sanırım, benim gerçeği söyleme konusundaki duyarlığımın azlığından değil, biliyorsunuz. Sadece, bazı şeylerin susularak anlatılabileceği, bazı sırların ise açığa vurulmaması gerektiğine ilişkindir. Hatırlarsınız, bir gün dergâhta aşktan söz ediyordunuz. Bir kuş gelip pencereden içeri süzüldü. Siz anlatımınızı sürdürdünüz. Kuş yanınıza sokuldu iyice ve gelip dizinize kondu. Siz bir şey olmamış gibi devam ediyordunuz, aşkın hallerini anlatmaya. Kuş, belki de bizden daha dikkatle dinliyordu sizi. Nihayet o İlahi sırdan söz ettiniz: ‘Beni isteyen Beni arar, Beni arayan Beni bulur, Beni bulan Beni sever, Beni seven Bana aşık olur, Bana aşık olana Ben de aşık olurum. Ben aşık olduğumu öldürürüm. Öldürdüğümün diyetini ödemek Bana düşer. Onun karşılığı da bizzat Benim.’ Kuş bunu duyunca dizinizden indi, tüm gücüyle gagasını yere vurdu ve ağzından kan boşandı, oracıkta can verdi. (s. 61-62)
* * *
Guadalquivir sahilinde dolaşırken ve ırmağın yüzeyindeki yakamozlara bakarak, varlığın tanrısal adların belirmesinden ibaret olduğunu tefekkür ederken ansızın bir ışık gördü. Nehrin zamanın nesnelerin üzerinde bir rüzgar gibi esişine benzer biçimde sessizce akışı sırasında, her an bir tazelenme ve yenilenme yaşadığını düşününce görünmüştü ışık. Ona baktı ve bir çehrenin içinden büyüyerek yükseldiğini farketti. “Ona iyi bak” diyordu, “o kabarcıklar ve yakamozlar, o küçük dalgalanışlar ırmağın kendisidir ama onları bakan çoğu göz başka bir varlıkmış gibi algılar. Oysa rüzgâr eser, su akar ve kabarır. Yakamozlar yanıp yanıp söner. Onlar nehre vuran güneşin kaynağından gelen bir ışıkla görünüp görünüp yitiyorlar. Yaşamın bir mecazı olarak nehrin bu hallerini, dünya hayatının tecellilerine benzetebilirsin. Varlıklar gelir, İlahi isimlere ayna olur, görünür ve yiterler. Yaşam bir şimşeğin çakışı gibidir, olur ve biter. Geçiciliğin gerisinde bir İlahi ismin güneş gibi şavkı vardır. O halde ona bakmalısın, o ışığa çevirmelisin bakışlarını.” (s.56-57)
* * *
İbn Arabi'nin Sühreverdi'ye yazdığı mektuptan:
Allah, nefsi, başka bir şeyi sevmesin diye Kendisi’nden başka herşeyden onu kurtarmayı arzular. Böylece, Kendisi’ni doğal bir biçimde nefse tecelli ettirir. Ve nefse, onun inkar edemeyeceği bir alamet verir. Bu alamete, zorunlu bilgi denir. Böylece nefis, o ruhsal ve cismani içerikteki bu surete doğru bir eğilim duyar. Ruhu, Kendisi’ne alıp, ona ikinci düzeyden nedenlerin mahiyeti bakımından, onda etkili olması gerektiğini öğretir. Nefs, ancak böylelikle O’nu tanır ve aradaki nedenleri kendi adına değil, O’nun adına sever. (s.97)
Sadık Yalsızuçanlar, Gezgin, Timaş Yayınları
|
|
Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/2/2006 - Fatiha

[Hat: Ali Hüsrevoğlu]
“Fatiha her derde devadır.” (Beyhaki) diye bir Hadis-i Şerif var. Bunun üzerine Kibrit-i Ahmerin Peşinde ve İmandan İhsana Tasavvuf isimli kitaplarda geçen ve Fatiha suresiyle alakalı iki ilginç olayı paylaşmak istiyorum:
Fatıma bintü İbni’l-Müsenna ve Fatiha Suresi:
Fatıma bintü İbni’l-Müsenna genç müridi İbn Arabi’ye sık sık şöyle dermiş: “Ben senin manevi annenim ve cismani annenin de misbahıyım.” İşbiliye’de yaşayan bu kadın doksan yaşının üzerindeydi, ama teni o derece pembe ve diriydi ki ona baktığı zaman İbn Arabi’nin yüzünün kızarmasına sebep oluyordu. Tam bir fakirlik içinde hayatını sürdürüyor, İşbiliyelilerin kapısı önüne bıraktığı artıklarla besleniyordu. İbn Arabi ve başka iki müridinin kendisi için sazdan bir kulübe yapmaya giriştikleri güne kadar hiçbir evi olmamış gibi gözükmektedir. Onun hakkında “alemlere rahmet” ifadesini kullanmakta tereddüt etmeyen Ruhu’l-Kuds müellifi bu hanımın en alışılmadık, ama en ehil türden bir hizmetkarı olduğunu belirtmektedir: Temel ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayan Fatiha suresi. (Kibrit-i Ahmer’in Peşinde, s.102)
Hazret-i Ali ve bedevi:
Cenâb-ı Hak, insanoğluna nefha-i ilâhî olarak kudretinden bir nasîb lutfettiği için ilâhî esmâsının en şümûllü tecellîsini "insan"da gerçekleştirmiştir. Kâmil insan, fıtratında bilkuvve mevcûd olan bu ilâhî esmâyı, kuvveden fiile çıkararak Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanma bahtiyarlığına erebilen kimsedir. Dolayısıyla bir kulda hangi ilâhî ismin tecellîsi galebe hâlindeyse o kişi için, onun ism-i âzam olduğu söylenir. Yâni merhamet ve şefkat duyguları inkişâf etmiş olan bir kulda yüce Rabbimizin "Rahmân" ve "Rahîm" isimlerinin tecellîsi hâkimdir. Dolayısıyla böyle bir kimse için bu isimler ism-i âzam sayılmıştır. Ancak asıl mârifet, Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimlerinin muktezâsını, yaşanan bir ahlâk hâline getirebilmektir. Yoksa birçok kimse ism-i âzamı kitaplardan veya ezberden okur geçer. O hâlde dil, "Yâ Rahmân, Yâ Rahîm!.." derken, kalbin merhametten nasîbi yoksa, arzu edilen şeyin hâsıl olmasını beklemek beyhûdedir.
Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile bir bedevî arasında vâkî olan şu hâdise pek ibretlidir:
Birgün fakir bir bedevî Hazret-i Alî'den sadaka ister. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, o an için başka bir imkânı bulunmadığından, yerden bir avuç kum alır ve bir şeyler okuyarak kuma üfler. Ardından da bunları bedevînin avucuna altın olarak döker. Bedevî hayretler içinde kalır. Bunun nasıl olduğunu, avucundaki kuma ne okuduğunu kendisine de söylemesi için Hazret-i Ali'ye yalvarır. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ise gâyet sâkin bir şekilde, okuduğunun "Fâtiha Sûresi" olduğunu söyler. Bunun üzerine sevinçle yerden bir avuç kum alan bedevî, Fâtiha Sûresi'ni okuyup kuma üfler. Fakat kum, aynı kumdur. Bedevî, Hazret-i Ali'ye bunun hikmetini sorar. Hazret-i Ali ise, işin özünü şöylece hülâsa eder: "Bu, bir kalb farkıdır." (İmandan İhsana Tasavvuf, s.375)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
30/1/2006 - İki yanlış bilginin tashihi
Aşağıda, İbn Arabi’ye dair bilinen yanlış iki bilginin tashihi babından Kibrit-i Ahmer’in Peşinde’den alıntılar var. İlki fukahanın Şeyh-i Ekber’e karşı tutumuna dair, ikincisi ise İbn Arabi’nin vefatına dair. Vefatına dair yanlış bilgi (aşağıda mevcut) malesef bazı dergilerde ve web sitelerindeki yazılarda gerçekmiş gibi geçiyor. Bu yüzden buraya aktarmak gereğini hissettim:
İbn Arabi’nin irfanının onun sağlığı sırasında fukahanın ciddi eleştirileri ya da hücümlarına maruz kalmadığı görülecektir. Fukahanın kısm-ı azamı İbn Arabi’yi muteber bilmekte, ona hürmet göstermekte ve hüsn-i zan beslemektedir. Yarım asırdan daha kısa bir zaman sonra İbn Teymiye ya da Kutbettin Kastalani gibi zevatın eliyle İbn Arabi’ye, irfanına ve taraftarlarına karşı açılacak amansız savaş düşünüldüğünde, Şeyh-i Ekber yaşadığı sırada insanların onda gördüğü hal ve şeriata sımsıkı riayet eden hayat tarzının onu bu süre boyunca her türlü şüphe ve su-i zandan uzak tuttuğu neticesine varılmaktadır. (s. 266-267)
* * *
Acaba evinde sükunet içinde mi vefat etmiştir? İtimat edilebilecek kaynakların hiçbirinde bunun aksini düşünmemize sebep olacak bir kayıt bulunmuyor. Ancak Şam’da nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşmış oldukça acayip bir kıssa çok meşhur olmuştur. Bu kıssaya göre Şeyh-i Ekber katledilerek öldürülmüştür, çünkü halkın önünde “Sizin Rabb’iniz benim ayağımın altındadır.” cümlesini sarfedecek kadar pervasızdır. Katiller şiddetle cezalandırılır ve Şeyh-i Ekber’in de tam öldürüldüğü noktaya defnine karar verilir. Fakat mezar için toprak kazıldığında, Şeyh-i Ekber’in ölümüne sebep olan cümleyi söylediği yerin hamen altında içi altınla dolu bir sandığın gömülü olduğu görülecektir. Kıssa bittiğinde tefsiri de hiç gecikmeden yapılmakta, Şeyh-i Ekber’in ehl-i dünya ve ulemaü’s-su’nun yegane mabudunun dünya olduğunu kasdettiğini belirtilmektedir. Aslında bu kıssanın zevkten mahrum olmadığını itiraf etmeliyiz, ama yine de tamamen uydurmadır ve herhalde halka tesir etmek isteyen bir kıssacı tarafından hayal edilmiştir. İbn Arabi’nin vefat ve cenazesine ilişkin pekçok tanıklığa sahibiz, ama bunların hiçbirinde böyle bir olaya işaret edilmez. (s. 291)
Claude Addas, Kibrit-i Ahmer’in Peşinde, Çev: Atila Ataman, Gelenek Yayıncılık
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/1/2006 - Kibrit-i Ahmer’in Peşinde
Claude Addas, İbn Arabî ve tasavvuf düşüncesi içindeki yeri üzerine çalışmalarıyla tanınan Michel Chodkiewicz’in kızıdır. Aynı konu etrafında makaleleri ve “Kitabu Nesebi’l-Hırka” metninin tahkikli neşri gibi çalışmaları bulunan yazarın başlıca eseri, tercümesini sunmakta olduğumuz İbn Arabî biyografisidir. Halen sahasındaki en önemli müracaat kaynağını teşkil eden eser İngilizce ve İspanyolca gibi çeşitli dillere de çevrilmiştir. (Gelenek Yayınları)

Kibrit-i ahmer, gümüşü altına çevirebilen maddeyi ifade eden simya ıstılahıdır. İbn Arabi Et-Tedbiratu’l-İlahiyyede tabiri bu manada kullanmıştır. Tasavvuf ıstılahında, tabir sık sık velinin ulaştığı yüksek dercenin kemaline işaret için kullanılır. İbn Arabi de talebeleri tarafından kibrit-i ahmer olarak nitelendirilmektedir. Nitekim Şarani, Futuhat müellifinin irfanını açıklamak üzere kaleme aldığı eserlerinden birine bu ismi vermiştir: El-Kibritu’l-Ahmer fi Beyani Ulumi’ş-Şeyhi’l-Ekber.
* * *
İbn Arabi’nin İbn Rüşd’le görüşmesini hikaye ettiği Futuhat metinine dönecek ve aralarında geçen konuşmaya bakacak olursak, Muhyiddin’in daha şimdiden bir çocuk için inanılmayacak kadar engin bir ilme sahip olduğunu görürüz, öyle ki filozof hayrete düşmüştür: “İçeri girdiğimde filozof beni karşılamak üzere kalktı, dostluk ve sevgisini gösteren hareketlerle bana sarıldı ve sonra da “Evet,” dedi. Ben de “Evet,” diye cevap verdim. Cevabımı duyunca, ne demek istediğini anlamış olduğum için sevindi. Ama onu sevindirenin ne olduğunu anladım ve ekledim: “Hayır.” İbn Rüşd kaskatı kesildi ve benzi attı, fikirlerinden şüpheye düşmüş gözüküyordu. Şöyle sordu: “İlahi ilham ve fetihle nasıl bir çözüme ulaştın? Bizim nazar ve istidlalle ulaştığımızın aynı mı?” Şöyle cevap verdim: “Evet ve hayır. Evet ve hayrı arasında canlar bedenlerini terkeder ve kelleler düşer.” İbn rüşd sarardı, onun titrediğini gördüm. “La havle ve la kuvvete illa billah,” diyordu, çünkü ne dediğimi anlamıştı.”
* * *
Tartusi, İbn Arabi’yle sohbeti esnasında, Ebu Medyen’i tenkit eden bir tavır takınır. Ebu Medyen’e sınırsız bir hürmet besleyen İbn Arabi ister istemez Tartusi’ye karşı soğukluk duyacaktır. Ama o gece rüyasında gördüğü Hz. Peygamber tarafından ikaz edilir:
“Resulullah şöyle buyurdu:
- Niçin falancaya buğzetmektesin?
- Çünkü o Ebu Medyen’e buğzetmektedir.
- Peki Allah’ı ve Resül’ünü sevmiyor mu?
- Muhakkak Allah’ı da seni de seviyor.
- O zaman neden Ebu Medyen’e buğzettiği için ona buğzediyorsun da Allah’ı ve Resül’ünü sevdiği için sevmiyorsun?
- Ya Resulallah, gaflete düştüm ve hata ettim, şimdi pişmanım ve o zat da artık en sevdiğim kişilerdendir. Sen beni uyardın ve doğruyu gösterdin.
Uyandığım zaman kıymetli giysiler aldım ve ata binerek Ebu Abdullah’ın yanına gittim. Ona gördüklerimi anlattım. Ağladı ve hediyeyi kabul etti. Bu vakıanın Allah’tan gelen bir ihtar olduğunu da anladı, Ebu Medyen hakkındaki tereddütleri kayboldu ve onu sevdi."
* * *
İbn Arabi'nin Ureybi'den naklettiği bir dua: "Rabb'im, beni aşk arzusuyla rızıklandır, aşkla değil"
* * *
"Vakıamda bir meleğin beyaz bir nurla beraber bana geldiğini gördüm. Bu sanki güneş ışığından bir parçaydı. "Bu nedir?" diye sordum. Bana şöyle cevap verildi: "Bu Eş-Şu'ara suresidir." Onu yuttum ve o zaman sanki bir tüy göğsümden boğazıma, boğazımdan da ağzıma çıkıyormuş gibi hissettim. Bu başı, dili, gözleri ve dudakları olan bir hayvandı. Başı Meşrık ve Mağrib ufuklarını kaplayıncaya kadar genişledi, sonra yeniden küçüldü ve göğsüme geri döndü. O zaman bildim ki sözüm Meşrık'a da Mağrib'e de ulaşacak."
Bu rüya sadık çıkmış, Şeyhi Ekber'in vefatını takip eden asırlar boyunca Ekberi irfan sürekli yayılarak en uzak ülkelere kadar ulaşmış, Meşrık ve Mağribi kaplamıştır: Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, İran, Türkiye, Hindistan, Endonezya, Çin... Bu yörelerden hiçbiri yoktur ki belli bir dönemde Ekberî irfanın herhangi bir şekil altındaki tesirlerini teşhis edemeyecek olalım
Claude Addas, Kibrit-i Ahmer’in Peşinde, Çev: Atila Ataman, Gelenek Yayıncılık
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Aşk, vecd ve istiğrak hâli öyle bir ummandır ki ancak ehline mâlum olan bir cilve-i Rabbânî'dir.
Yine bu sır ilminden bir kısmını, rumuzlu bir şekilde de olsa satırlara aksettiren Muhyiddîn ibn Arabî'ye, ehlullâh büyük değer vermiş, ifâdelerinin derûnundaki kâbına varılmaz sırların hakîkatlerini seyretmişler, onu "Şeyh-i Ekber" diye yâd etmişlerdir. Bâtınî âlemden uzakta olanlarsa bu nükteyi çözemedikleri için, onu küfürle ithâm etmişlerdir.
Eğer sırlara tahammül edecek dost ve sırdaş
Kategoriler
|